• Increase font size
  • Default font size
  • Decrease font size
  • Mainbody Dark Theme
  • Mainbody Light Theme
  • Layout: 2 Left columns + Mainbody
  • Layout: Mainbody + 2 Right columns

Öyle Bir Soru ki Sanki Uzayda Yaşıyorlar

e-Posta Yazdır PDF

Sözü uzatmadan söyleyelim.
Gündemi meşgul eden demokratik açılım tartışmaları konusunda yaygın olarak sorulan en anlamsız soruların başında “neden şimdi?” sorusu geliyor. Meseleye biraz iyimser yaklaşanlarsa bu soruyu iki kelime ilavesi ile “iyi ama neden şimdi?” şeklinde soruyorlar.
Yönlendirilmeye açık, alt eğitim ve gelir grubuna sahip halk kesimlerini anlarım da, ülkeye yönetmeye talip parti yetkililerinin bu soruyu neden yönelttiklerini anlamakta güçlük çekiyorum. Sanırsız ki başka ülkede yaşıyorlar. Bu ülkenin yakın tarihine ve gerçeklerine bu kadar mı yabancılar?
İki ay evvel bu köşede, “Kimi ne zaman öldürürler tahmin edin” başlıklı bir yazı yazmış ve şu noktaların altını çizmiştik:
“...Şu ülkenin son yüz yıllık tarihinde neler olup bittiği konusunda yüzde 20 nispetinde ciddi malumat sahibi olan bir kişi, günümüzdeki hadiseleri en az yüzde 50 oranında sağlıklı analiz edebilme yeteneğine kavuşur.
Hatta daha ilerisini söyleyeyim. Son 100 yılda olan bitenlerin arka planına yüzde 50 vakıf olan biri, gelecek günlerde neler olacağına dair sağlıklı öngörülerde bulunmaya başlar.

 
Bir adım daha ilerisini söylersem ürkebilirsiniz. Son 50 yılda olup bitenlerin arka planı konusunda hatırır sayılır mesafe alan ve kafa yoran bir kişi, kimin hangi amaca yönelik olarak ortadan kaldırılacağını, nerede ne tür bir hadise planlanabileceğini, hatta sıranın kime geldiğini bile büyük ölçüde öngörmeye başlar...
Bu ülkeden yaşanan bir çok olay kurgudur. Kurşunu sıktığı iddia edilene de, cenaze başında timsah göz yaşı dökene de temkinli yaklaşmak gerekir. Katilin tabuta ilk omuz veren kişi olması bile ihtimal dahilindedir” yazmıştık.
Uygun ortam...
Türkiye şu süreçte, çok partili yaşama geçtiği günden bu yana ilk kez bu çapta ülkenin kangren haline gelmiş birçok sorununun çözümüne yönelik elverişli bir ortam yakaladı. Bugüne kadar bu sorunlardan beslenen çevrelerin devletin şu an zirvesinde yaşanan uyumdan rahatsız olması, hatta ihanetle suçlaması doğaldır. Ezberleri bozmaya matuf girişimler tüm dünyada öyle veya böyle belli bir dirençle karşılaşır. Kaldı ki direnç gösterilmesi de normaldir.
Aslında hesap gayet basittir. Bir örnekle anlatmaya çalışalım: Çarşaf üretimi yapıyorsanız bunu teşvik eden gruplara bağış yaparsınız ki, bağlılarının sayısı arttıkça çarşaf satışı da artsın. Bikini üretiyorsanız toplumun muhafazakarlaşmasına engel olmaya çalışan yapılanmalara destek verirsiniz ki, satışlarınız azalmasın. Çok sayıda nedenin yanında meselenin bu tür ekonomik boyutu da illaki bulunmaktadır.
Hatta Hicret sırasında bile, ‘Mekke’de ticaret öldü, Medine’de artık daha canlı olur’ diye gidenler olduğu gibi, sevdiği kız gitti diye gidenler de vardı. Yani herkes niyetine göre hissedar olur ve davranış sergiler bu tür sosyal durumlarda.
Bunları kim yaptı?
G. Doğu sorunu konusunda bugüne kadar kim bir adım atmaya kalkmışsa, o adıma çelme atıldı. “Böyle gelmiş böyle gitsin” diyenler, çözümsüzlükten beslenenler girişimin önüne takoz koymak istedi. Bu takoz çoğu defa hep kanlı oldu.
Değerli gazeteci Uğur Mumcu, bölücübaşının ve terör örgütünün devlet içinden bazı noktalarla birçeşit ilgisi olduğunu öğrendiği an gecikmeksizin öldürüldü.
Sorunun çözümü konusunda oldukça iyi niyet taşıyan ve adım atma arayışında olan dönemin Jandarma Kmotanı Eşref Bitlis Paşa’nın uçağı Ankara’da düşürüldü. Devlet seviyesinde ilk kez ciddi adım atma arayışına giren Özal tam da o günlerde kuşkulu bir ölüme kurban gitti.
Sivas’taki Madımak Oteli’ni 3 Temmuz 1993’de ateşe verenlerle, iki gün sonra Başbağlar Köyü’nü ortadan kaldıranların aynı odak olabileceği gerçeğini defalarca yazımıza konu ettik. Ergenekon iddianamesinde bu yönde kanıtlar olduğu ifade ediliyor.
Diyarbakırlıların gözü gibi sevdiği, kente uzun yıllar sonra ilk kez huzur getiren Emniyet Müdürü Gaffar Okan’ın öldürüldüğü haberi ekranlara düştüğünde, Uğur Mumcu’yu öldürenlerle aynı odak olabileceği yönünde zerrece kuşku duymadım.
Keza Danıştay saldırısını da..
Başbakan Erdoğan 2005 yılında ilk kez cesurca açılımdan söz ettiğinde, hemen ardından Şemdinli olayı patladı. Şebeke devlet içine öyle sızmıştı ki, olayı soruşturan savcı ne oldu diye sormayacağım bile...
Devletin zirvesinde uyum olmasın hesabı ile Sayın Gül’ün seçilmesini engelleyecek kaos ortamı oluşturmak isteyenlerin, cumhurbaşkanlığı seçim sürecinde (Mayıs 2007) Ankara’nın göbeğinde bomba patlatmalarına şaşırmadım. Hakeza, cumhurbaşkanını halkın seçmesi yönünde referandumunun yapıldığı günün sabahında, Dağlıca’da onlarca askerimizi haince şehit etmeleri gibi...
Dinci örgütleri de, bölücü örgütü de, laikçi ajitasyonu da alevleyen ortak bir odak olduğu gün gibi aşikardı. Şarapçıları bile şeriatçı diye yutturdular.
Neden şimdi?
Ergenokon soruşturması sayesinde devlet kurumları ve yetkililer ilk kez yaşanan tüm acı olayların ve ses getiren suikastların ülkede kaos çıkarmak isteyen belli odakların amaçlı eylemleri olduğunu tüm çıplaklığıyla görünce, tartışmalara konu açılım çalışmalarını yürütme konusunda cesaret buldular ve ortak bir amaca kilitlendiler. Artık bu yoldan dönüş yoktur.
Açılımın mahiyeti, yol haritası, hangi noktaları kapsayacağı elbette tartışılmalı, adımlar dikkatli atılmalı, onlarca yıl sonra bile nasıl sonuç verebileceği ciddiyetle analiz edilmelidir. Ama bütüncül olarak karşı çıkmak, kapıları kapamak, sabote etmeye çalışmak, olsa olsa kanla ve gerilimle beslenmeye alışkın olan insanların beklentisi olur.
Toplumda bu yönde bir beklenti ve umut oluşmasına rağmen bu girişimleri sabote etmek için Türk – Kürt çatışması çıkarmaya matuf provakatif eylemler yapılmamışsa, acaba bu işin taşeronlarının eli biraz da olsa kırıldı mı diye de düşünmek lazım.
Son olarak bir sonraki yazıya kadar gündemi geçmeden şunu söyleyelim. TSK’nın web sayfasında yayınlanan 30 Ağustos Zafer Bayramı mesajını değerlendiren Meclis’te grubu bulunan bir parti yetkilisi dün kameralar önünde, “Bu açıklama ile açılım konusu fiilen bitmiştir” dedi. Öyle cümleler kurdu ki, sanki Tur Dağı’nda Musa’ya Tanrı buyruğu verildi sanırsınız. Hangi demokratik ülkede devlet politikasına yönelik son sözü seçilmişler değil de atanmışlar söylüyor acaba? Bu nasıl demokratik anlayıştır.
Adımlar, yöntem, süreç elbette tartışılabilir. Ama genel olarak devletin daha yaşanabilir ülke oluşturmak için samimi adımlar atmaya çalıştığını düşünüyorum.
Ben devletimize güveniyorum.

 

Our valuable member Administrator has been with us since Pazartesi, 04 Ağustos 2008.

Show Other Articles