17 Ağustos’un üzerinden on yıl geçti. Bundan on yıl önce bütün dünyanın kilitlendiği, insanların yüreklerinin ağzına geldiği büyük bir deprem yaşadık.
Düşünebiliyor musunuz? Evlerin yıkıldığı, iş yerlerinin yerle bir olduğu, yolların yarıklarla dolduğu, denizlerin depremden dengesini kaybettiği... adeta bir kıyamet sahnesi!
17 Ağustos’u hatırlayınca Konya’daki Zümrüt apartmanını hatırlamamak olur mu? O görkemli, o koskocaman, insanların; “Bu bina yıkılmaz, o kadar sağlam ki, o kadar güzel dizayn edilmiş ki....” dedikleri bina birkaç dakika içinde yerle bir oluyor. Binlerce insanımız enkaz altında kalıyor. Yanan canlar, kaybolan insanlar, ihmal uğruna, ilgisizlik, nemelazımcılık sebebiyle mezarlara giren masumlar...
evet, 17 Ağustos 1999 yılındaki bu yürekleri dağlayan depremin üstünden 10 yıl geçti. Peki ne değişti? Ne değişti Allah aşkına! Hangi binamızı sağlam yapıyoruz? hangi işimizi düzgün icra ediyoruz? Hangi faaliyetimiz adam gibi? Yaptığımız işi niçin doğru ve dürüstlük ilkeleri içinde yerine getirmiyoruz? Aldatmayı meziyet, üç kağıtçılığı marifet, kandırmayı uyanıklık mı sanıyoruz? Unutmayalım ki aldatan aldanır.
Bugün bir deprem olmuş olsa- Allah korusun- inanın bana, Türkiye’de yıkılmadık bina kalmaz. Bunun sorumlusu kim veya kimler? Kanun veya mevzuat dediğimiz kendi başına neye yarar? Sen, ben, o, yetkililer ve sorumluluk makamındakiler uygulamadıktan sonra. Yasa ne diyorsa, kanun neyi emrediyor, neyi yasaklıyorsa ona harfiyyen uyduğumuz zaman ortaya üzücü olayların çıkacağına inanmıyorum.
İşi düzgün yapmamak kader değil. Sen, oy kaygısıyla depreme dayanıklı olmayan binalara izin vereceksin, dere yataklarına bina dikeceksin, kaçak, ruhsatsız bina yapımına göz yumacaksın, gerekli denetimlerde bulunmayacaksın.... sonra herhangi bir sebeple yıkım oldu mu, felaket kapıya gelip dayandı mı; “Ne yapalım takdiri ilahi böyleymiş” deyip timsah gözyaşları dökeceksin.
Beyinlerdeki krizi ve enkazı temizlemedikçe, kafalarımızdaki “insanlara sevgi ile bakmama” hastalığını gidermedikçe...”İnandım, iman ettim, Müslümanım, insanım....” diye ortalıkta dolaşmanın pek anlamı olmasa gerektir. Gerçek insanlık; diğer insanlara; sevgi, saygı, hoşgörü, merhamet, “Yaratılanı severiz yaratandan ötürü” güzelliğini kendimize rehber yapmadıkça daha çok depremler yaşarız.
Depremi sadece binaların yakılması olarak düşünmemek lazım. Öncelikle beynimizdeki depremi yok etmek, kafalarımızın içindeki sevgisizlik tortusunu sıfırlamak zorundayız.
Ne zaman bir Türkiye sevdası ortaya atılsa, ne zaman Milli bir hamle devreye girse, ne vakit; bütün insanlarla ilgili büyük bir açılımdan söz edilse...; “Vay ülke elden gidiyor, vatan bölünüyor....” vaveylaları kopartılıyor. İşte bu, beyindeki depremin bir sonucudur.
Birbirimizi anlamıyoruz, anlamak istemiyoruz. Statüko hoşumuza gidiyor. Demokrasi adı verilen ve herkesin eşit haklardan yararlandığı bir güzellik işleme konulmaya kalkılsa; bundan rahatsızlık duyanlar çıkıyor.
Sen okumazsan; kitap ne yapsın. Sen kitaptakileri uygulamazsan tek başına kitapta yazılanlardan istifade etme imkanımız olur mu? İlk emrin; “Oku” olduğunu idrak etmek zorundayız. Önce can, sonra canan anlayışı içinde bulunmaya mecburuz. (16 AĞUSTOS 2009)










